Sevdiğimiz biri ruhsal olarak zorlandığında ilk refleksimiz çoğu zaman "düzeltmek" olur. Israr ederiz, öğüt veririz, bazen de konuyu açmaktan çekiniriz. Bunların hepsi sevgiden ve endişeden doğar. Yine de klinikte iyi niyetle yapılan bazı şeylerin, kişiyi rahatlatmak yerine daha da yalnızlaştırabildiğine tanık oluyorum.
Bu yıl 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü'nün teması "Yaşanmışlıklar duyulsun: gerçek sesler, gerçek değişim." Dünya Sağlık Örgütü, ruhsal zorluk yaşamış kişilerin deneyimini başlı başına bir uzmanlık olarak tanımamız ve bu kişileri kendi hayatlarını etkileyen kararların merkezine koymamız çağrısında bulunuyor. Bu yazıda o çağrıyı gündelik hayata, aileye ve yakın ilişkilere taşımaya çalışıyorum: Destek olduğumuzu sanırken neleri yanlış yapıyor olabiliriz?
Kendini bir başkasına anlatmak zor bir iştir. Bu zorlanma çoğu zaman gelişimin lokomotifidir; ancak zorlanmanın nereden geldiği önemlidir. Kişinin kendi içinden doğan bir ihtiyaç mı, yoksa dışarıdan gelen bir talep mi?
Bunu en net ergenlerle çalışırken görüyorum. Aklımda, anne babasının ısrarıyla terapiye başlayan bir genç var. İlk başlarda seanslara geliyordu; zamanla gelişlerinin arası açıldı, geldiğinde de giderek suskunlaştı. Dışarıdan bakınca "terapiye gidiyor" gibi görünüyordu; içeride ise tersi oluyordu: Genç, kendi deneyimlerine kapıyı kapatıyordu. İyi niyetle başlayan ısrar, amaçlananın tam tersi bir etki yaratmıştı. Bu kapanmanın ve gencin ebeveynlerinden uzaklaşmasının bedeli ise küçük değildir.
Amerikan Psikologlar Derneği'nin ağır ruhsal hastalığı olan bireylerin yakınlarına yönelik rehberine göre, kişiyi sürekli davranış değiştirmeye zorlamak ya da başının etini yemek, olumlu destek sunmaya kıyasla daha kötü sonuçlarla ilişkili. Bu bulgu farklı bir gruba ait olsa da klinikte gördüğüm tabloyla örtüşüyor.
Ne yapabilirsiniz?
Aileler çocuklarında bir sorun fark ettiklerinde çoğu zaman kafa karışıklığı ve sıkışmışlık yaşarlar: Bunu çocuğuma nasıl açmalıyım? Hangi durumda ne yapmalıyım? Bu çok doğal. Çünkü ruh sağlığı fabrikasyon bir ürün sunmaz; terzilik ister. Her çocuk, her aile farklıdır ve bu farklılık kıymetlidir. Bir aileye iyi gelen yaklaşım, bir başkasına uymayabilir.
Ailelerin çocuklarında gördükleri sorunu nasıl ele alacaklarını, özellikle de bunu çocuklarıyla nasıl paylaşacaklarını bilememeleri anlaşılır. Ama söylenecek son şey "Kafana takma", "Boş ver, geçer", "Unutursun" gibi sözlerdir. Bu cümleler gündelik, geçici bir üzüntüde rahatlatıcı olabilir. Ancak kronikleşmiş, tekrarlayan ve hayatı zorlaştıran sorunlarda çocuğa şu mesajı verir: "Yaşadığın şey önemli değil." Ve çocuk, bir dahaki sefere anlatmamayı öğrenir.
Amerikan Psikologlar Derneği'ne göre bir yakını desteklerken yapılabilecek en önemli şeylerden biri, yaşadığı güçlük hakkında bilgi edinmek ve işlerin kötüye gittiğini gösteren işaretleri tanıyabilmektir. Sevgi başlangıç noktasıdır; bilgi ise yol haritası.
Ne yapabilirsiniz?
Yine bir ergeni hatırlıyorum. Ciddiye alınması gereken, yaşamına son vermeye dair düşünceleri vardı ve bunu ailesine söylemişti; ama öfkeyle söylemişti. Aile bu sözleri bir öfke anının ürünü olarak değerlendirdi ve üzerine gitmedi. Bunun arkasında bir korku da vardı: Sormanın, gencin bu düşünceye daha çok yönelmesine yol açacağından endişe ediyorlardı. Öyle ki bu düşünceyi başka birine, hatta bir uzmana anlatmak bile, onun gerçekleşme olasılığını artıracakmış gibi geliyordu. Saklamayı tercih ettiler.
Bu konuyu aileye doğrudan sorduğumda, başta ayrıntıya girmek istemediler. Şaşırmışlardı; bu kadar açık ve dolaysız sorabilmemi anlamlandıramıyor, hatta bundan rahatsız oluyorlardı. Bu rahatsızlık beden dillerine de yansıdı ve biz de tam olarak bunu konuştuk. İşte o noktada, çocuğa yardım etmeye birkaç adım daha yaklaşmıştık.
Bu korku çok anlaşılır, ama araştırmalar onu desteklemiyor. İntihar düşüncesini sormanın etkisini inceleyen 13 çalışmayı ele alan bir derlemede, hiçbir çalışmada sorulan kişilerde bu düşüncelerin anlamlı biçimde arttığı görülmedi. Araştırmacılar, bu konuyu kabul etmenin ve konuşmanın düşünceleri artırmak yerine azaltabileceğini belirtiyor.
Ne yapabilirsiniz?
Ruhsal hastalıklarla ilgili en yaygın inançlardan biri, bu kişilerin tehlikeli olduğu ve onlardan uzak durmanın en güvenlisi olduğu düşüncesidir. Gerçek tablo çoğu zaman bunun tersidir.
ABD'de yapılan bir araştırmada, ağır ruhsal hastalığı olan kişilerin dörtte birinden fazlasının bir yıl içinde şiddet içeren bir suçun mağduru olduğu ve bu oranın genel nüfusa göre 11 kat yüksek olduğu bulundu. Tablo elbette tek renkli değil: Bazı ağır ruhsal hastalıklarda, özellikle madde kullanımıyla birlikte görüldüğünde, şiddet riski genel nüfusa göre bir miktar yükselebiliyor. Ancak ruhsal hastalığı olan insanlar şiddete uğrayan taraf olarak çok daha sık karşımıza çıkıyor.
Uzak durmanın bir bedeli daha var: yalnızlık ve damgalanma. Amerikan Psikologlar Derneği'nin Stigma and Health dergisinin editörü Patrick Corrigan'a göre damgalanmayı azaltmanın en etkili yolu, ruhsal hastalığı olan kişilerle toplumun eşit düzeyde temas kurmasıdır. Mesafe korkuyu büyütür; tanımak ise küçültür.
Ne yapabilirsiniz?
Bir yakınımızın uzun süredir zorlandığını gördüğümüzde, "gerçekçi olma" adına umudu geri çekebiliriz. Hem onu hem kendimizi hayal kırıklığından korumak isteriz.
Amerikan Psikologlar Derneği, ağır ruhsal hastalığı olan birini desteklerken yapılabilecek en önemli şeylerden birinin umudu korumak olduğunu vurguluyor.
Umut, sorunu yok saymak değildir. Zor bir dönemin içinde bile değişimin mümkün olduğuna, yolun devam ettiğine inanmaktır. Ruhsal zorluk yaşayan kişi bu inancı bazen kendi içinde bulamaz; bir süre onu sizin taşımanız gerekebilir.
Ne yapabilirsiniz?
Doğru cümleyi bulmak zorunda değilsiniz. Çoğu zaman önemli olan, kusursuz sözlerden çok, karşınızdakinin görüldüğünü ve dinlendiğini hissetmesidir.
Destek çoğu zaman "iyi niyetli bir jest" olarak görülür. Oysa araştırmalar onu sağlığı doğrudan etkileyen bir etken olarak ele alıyor. 148 çalışmayı ve 300 binden fazla katılımcıyı kapsayan bir meta-analizde, güçlü sosyal ilişkileri olan kişilerin hayatta kalma olasılığı yüzde 50 daha yüksek bulundu. Araştırmacılara göre sosyal ilişkilerin bu etkisi, iyi bilinen sağlık risk faktörleriyle kıyaslanabilir düzeyde.
Bu yılın teması bize bir şey daha hatırlatıyor: Desteğin en değerli hâli, kişinin adına konuşmak değil, onun sesini duymaktır.
Bu yazıdaki klinik örnekler, danışan gizliliğini korumak amacıyla değiştirilmiş ve kimliği belirleyici bilgilerden arındırılmıştır. Yazı genel bilgilendirme amaçlıdır ve profesyonel değerlendirmenin yerini tutmaz.
İlk görüşmede sadece tanışıyoruz — hiçbir baskı yok.
WhatsApp'tan Randevu Al